
“O çocuklar birer birer gittiler
Soylu sevda türküleri dudaklarında
Saçlarında kurt nefesi rüzgârlar
O çocuklar birer birer gittiler “ (Dilaver Cebeci)
ŞEHNAZ-NÂME
Nevzat,
Havam, suyum, toprağım, ateşim.
Bugün kırk yaşındayım. Sen hâlâ yirmi birinde çağıldıyorsun ruhumda. Yanına yirmi yaşlarında bir gelin değil de ihtiyar bir kadın olarak geldiğimde yaşadığımız yalancı bahara sadık kalırsın değil mi?
Geçenlerde aynaya baktım. Görsen, hâlâ güzel olduğumu söylersin. Çok sevdiğin saçlarıma vuran beyazları gizlesem fazla değişmediğimi söylersin. Yirmi yıldır sesine hasret kulaklarıma kim bilir daha neler söylersin… Sadece adımı fısıldayıp “Şehnaz” desen bile dünyalara değer.
Seni uğurladıktan sonra kalp duvarım yarıldı, derin bir yarık oluştu, sen uçurumlara çarpa çarpa düştün içeri, sen düştükçe ben ardından sarktım, sen derinliklere yuvarlandıkça ben ellerimi daha çok uzattım… Tutamadım. Şimdi yirmi senedir o uçurumdan baş aşağı sarkmakta, ellerimi sana uzatmaktayım. Hâlâ güzel olduğumdan dem vurarak bana yeni kısmetler arayanlara artık uçurumumun beni bırakmadığını nasıl anlatabilirim?!
Gençtik. Doymamış emellerimiz, taze heyecanlarımız vardı. Bir gün beni annene, anneni Allah’a emanet edip gittin. İlk büyük keder o zaman çöreklendi damarlarıma. Ama ümidin serin suları iç ateşimi söndürüyordu: Sayılı gündü, dönecektin.
Döndün. Bayraklara sarınarak döndün. Sağ şakağındaki kurşun yarasını kulağına takıp bana getirdiğin bir gül gibi taşıyarak döndün. Yarı aralık gözlerin aşk kuyusu… Dudağındaki ince tebessümde acının ayak izleri… İşte öyle beyaz askerlerin omuz başlarına kanını akıta akıta döndün. Cami önü mahşerdi. Mahşer taşmıştı. Kalabalıktan gelen öfkeli, acıklı, dik sesler birbirine karışıyordu. Kolumda annen, önümde bayrak, bayrağın altında tabut, tabutta sen, şakağında gül… Titredim, boğuldum. Urganlar atıldı körpe boynuma. Kör makasla kesildi parmaklarım. Göğsüme paslı çiviler battı. Bir koyunun yünleri dikenli tellere dolaşır, çeker çeker de kendini kurtaramaz ya; seni de benden öyle çeke çeke aldılar. Kanamadık yer kalmadı.
Taşkın kalabalık çekildi. Olay, yetkili ağızlardan lanetlendi. Kararlılık ve mücadele sözleri verildi kameralara. Cenaze boyunca acımı omuzlarcasına yanıma sokulan insanlar acımı sırtıma yükleyip gittiler. Omzuma teselli için konulan “büyük” eller de çekildi. Yeni bayraklı tabutlar gelinceye dek sus pus oldu âlem.
Kanının düştüğü toprak sağ olsun diye seni toprağın göğsünden içeri koydular. Elimi kabrine değdirdikçe hissediyorum, bir şahdamarı gibi gürül gürül akıyorsun.
Acı son büyük şölenini seni alarak yapmıştı. “Son” olarak kalmasını diledim. Oysa uğursuz kurşunlar başka ocaklara da uğultulu şölenler kurdu. Bazen bir iki… bir seferde on beş… sonra on iki… arada üç, beş… sonra on üç… Seni vuran kör bilinç, irinli ihanet, çirkin el küflü mağarasından ölüm kusmaya senden sonraki yirmi senedir devam ediyor. Olaylar her gün lanetleniyor, kaçıncı kez yılmama sözü veriliyor. Geçen yıl mezarında renklenen cümbüşlü baharı gördüm de artık acının yılan dansı sona erecek, kan duracak sandım… Belki yeni bahara… Başka sevgililerin de benim gibi keder kasrına sultan edilmemesini ne çok diliyor, yeni seneleri “Hoş gelmişsin evvel bahar…” diyerek şiirlerle karşılamayı ne çok istiyorum…
Nevzat,
Yıllar bana beyazı kızıla dönen gözlerle ve melal atlılarının çizgi çizgi yol yaptığı alınla yaşamayı öğretti. Hayat, tepeden tırnağa sızı… Günler kafese kapatılmış bir kuş göğsü kadar çırpıntılı, dar… Biz şimdi iki ihtiyar kız –annen ve ben- tespih tanelerinde keder çekiyor; hayat, bardağımıza hangi iklimin yağmurunu yağdırırsa onu içiyoruz. O, her vurgundan sonra “Vatan sağ olsun!” diyor. Diyebiliyor. Düşünüyorum da demek üstü allı morlu bu toprak vatandır, demek vatanın altındaki şahdamarları gürül gürül akan erler renklendirir üstünü. Bir ölüp bin yaşamak dedikleri şey… Başkalarına hayat verdiğini düşündükçe göneniyorum, başımı daha dik tutabiliyorum, çekip kalp uçurumumun ağzını kara duvaklarla örtüyorum. Ama hayat verdiklerin seni ve hatıranı unuttukça, bazen hiçe saydıkça kalp uçurumum yeniden açıyor ağzını, gözyaşımı döke döke yeniden peşinden sarkıyor, sarkıyorum. Kimsesizliğim öne eğiyor başımı. Güzden habersiz sararıyorum. Korkuyorum Nezat. Bazen çok ağır gelen bu acının altında ezilmekte korkuyorum.
Geçen gün komşular geldi. Unutulmamışlığımıza sevindik. Sonra hayli iyi bir kısmetten bahsettiler de içimden, “Ellerim, yirmi birinde bir ere uzanmış; geri çekemem, görmüyor musunuz!” dedim. Nereden bilecekler her gece gözüne baktığımı, göğsüne baş koyup nefesinle ılındığımı… Ve her sabah öksüz bir yastıkta acı kırağılar çalmış saçlarıma dökülen gözyaşlarımı nereden bilecekler…
Kırk yaşın eşiğinde dinmeyen boşluğunu, altı aylık evliliğimizin yirmi yıldır süren yarıda kalmışlığını yazdım sana. Arada yazdığım gibi. Kim okur, kim içlenir sanki… Olsun. Zaten yalancı muhabbetler bir yük olmaktan başka işe yaramıyor. Bayram çocuklarının ellerinde sallanan bayraklardan her nesil gülümseyeceğini, çağlar boyu adının “şehit” diye kutsanacağını düşünmek teselli veriyor bana. Ya da sen kalabalıkların adını bile hatırlamadığı meçhul ve genç bir ölüsün de ben mi kendimi avutmak için öyle düşünüyorum! Yok, buna razı olmuyor gönül.
Nevzat,
Ben kırk yaşına sensiz gelen öksüz eşin Şehnaz’ım. Aslında iç yangınının dumanıyla kendi içinde boğulan bir keder volkanıyım. Geceler boyu gökleri kaplayan kara bulutlar susarak söylediklerimin yazıldığı risalelerdir. Sonu gelmeyen bayraklı tabutlarla her dem tazelenen, tazelendikçe derinleşen bu yarayla daha ne kadar yaşarım, bilmiyorum.
Genç gülüşlerin ve alnıma yazılı parmak izlerindir beni diri tutan. Hayat yoluma bıraktığın aşk dolu izlerindir. Uzayan, uzadıkça çatallanan yollarda hep senin izini sürüyorum. İzini kaybettirme. Yollara sağlam bas Nevzat. Yoksa buğulu gözlerim, ak saçlarımla bu elem sahrasında kaybolup gideceğim.
Yücel ÖZTÜRK (Edebiyat Öğretmeni)