Çarşamba, 22 Şubat 2012
Yazı Boyutu

mevlana-h13. yüz yıl. Anadolu. Aşkın ve sevginin çığlığını haykıran bir adam. Yüz yılları aşan şiirleriyle, hümanizmin temellerini atan bir kalp.

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,” çağrısıyla zamanı ve insanlığı sürükleyen bir şair. Doğunun ve batının sevgi önderi: Mevlana Celaleddin Rumi. Bugün onu anmak, anlamak, anlatmak için okulumuz konferans salonunda toplandık. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma kulübünün hazırladığı programa 11. ve 12 sınıf öğretmenlerimizle onların sınıf öğretmenleri katıldı.

Açış konuşmasını Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma kulübü ve Din Kültürü öğretmenimiz Yaşar Yıldız yaptı. Yaşar Bey ayrıca seslendirdiği bir ilahi ile de programa renk kattı.

Programda İngilizce öğretmenimiz Oğuzhan Olgun ve öğrencilerimiz Tolunay Akyüz, Ayşegül Çilenk, Zeynep Kural, Bengisu Ergün, Sena Duman ve Mustafa Selvi görevliydi. Belgesel tadındaki programda Mevlana'nın hayatından, onu Mevlana yaptığına inanılan Şems'ten, onun insan sevgisinden , hoşgörüsünden bahsedildi. Şiirlerinden kısa kısa örnekler verildi. Öğretmenimiz Oğuzhan Bey'e ve marifetli çocuklarımıza çok teşekkür ediyoruz.

Programımızı tam istediğimiz şekilde  olgun bireyler gibi dinleyen öğrencilerimize ve programımızın fotoğraflarını çeken Yücel Ergin'e çok teşekkür ediyoruz.

NOT: Programın fotoğraf ve video görüntüleri çok yakında sitemize eklenecektir.

                                                                                                    PROGRAMIN TAM METNİ:

Bütün kâinat birbirine sevgi ile bağlanmış.
Sevgini vermesini öğren.
Çünkü gönlün anlasın ki hepsine yer varmış.
Sevgisiz insandan dünya, unutma ki korkarmış.

13. yüz yıl. Anadolu. Aşkın ve sevginin çığlığını haykıran bir adam. Yüz yılları aşan şiirleriyle, hümanizmin temellerini atan bir kalp.“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,” çağrısıyla zamanı ve insanlığı sürükleyen bir şair. Doğunun ve batının sevgi önderi: Mevlana Celaleddin Rumi.

Kimi ney’den geçip kimi kopuzdan
Kimi Hintten, Çinden kimi Oğuzdan
Bir gün içmek için şeb-i arusdan
Kana kana gelir sana Mevlana…

13 yy’la kan, nefret ve acı damgasını vurmuştu. Haçlı seferleriyle yorulan Anadolu, Doğu’yu hakimiyetine alan ve yönünü batıya çeviren Moğolların tehlikesi altındaydı. Moğollar Asya’ya ölüm saçıyordu. Anadolu siyasi çalkantılar içindeydi. İktidar kavgalarıysa büyük ayrılıkların küçük habercisiydi. Tam bu sırada Asyanın derinliklerinde bir güneş doğdu. Adı Muhammed Celaleddin’di. Belh şehrinin bilginler sultanı Bahaeddin Veled’in oğlu. 1207’de parlayan bu ışık 100 yılları aşan evrensel aşk ve hümanizm felsefesiyle ölümünün ardından milyonları sürükledi. 10 binlerce beyitte, aşkı ve sevgiyi anlattı. Çağlar boyunca doğunun ve batının tüm bilginlerini etkiledi. İlahi aşkın derinliklerinde hiçliği ve koşulsuz sevgiyi buldu. Ve işte bu sevgiyle aşkın sesi çağlar boyu duyuldu.

Güneş ülkesi  Horasan kararıyordu. Celaleddin çok küçük yaşlarda dönemin siyasi çalkantıları sebebiyle babası bilginler sultanı Bahaeddin Veled ve ailesi, doğduğu Belh şehrinden uzun bir yolculuğa çıktı. İlim dolu bir yolculuktu bu. Anadolu’ya geldiklerinde ilk durak Karamandı.  Son durak Konya oldu. Siyasi boşluk ve çalkantılar içindeki Anadolu Celaleddin ve ailesiyle heyecan buldu. Karamanda geçen 7 yıl boyunca Celaleddin ilmine ilim kattı. Büyüdü. Olgunlaşma yolunda dolu dizgin yürüdü. Artık gerçek bir bilgindi. Devrin ileri gelenleriyle sohbet ediyor, babasının derslerini kaçırmıyor, doldukça doluyordu.

Konya, aşıklar şehri. Ölümsüzlerin yurdu. 13 yy’da Konya, medeniyetlerin ve kültürlerin başkentiydi. Ticaret yollarının ve inançların kesiştiği bu coğrafya

orta cağın ışık saçan merkeziydi. Sultan Alaaddin Keykubat’ın özel davetiyle Bilginler Sultanı ve Celaleddin’in kervanı, yolunu son kez Konya’ya çevirdi. Şehrin girişinde Sultan, bilginler sultanı Bahaeddin Veled’i karşılayacak ve şehrine büyük bir saygıyla kabul edecekti.

Tarihler 1231 yılını gösterdiğinde bilginler sultanı Bahaeddin Veled vefat etmişti. Babasının zamansız vefatının ardından Celaleddin bir boşluktaydı. Eski bir dost olan Burhanettin Tirmizi, Celaleddin’in bu derin boşluğunu dolduracak, ona yeni bir yol açacaktı. Bu dönemde Celaleddin, hocasının fikirleri ve babasının miras bıraktığı Maarif adlı eseriyle hayat bulacaktı. Celaleddin, kısa süre içinde doğunun ve batının tüm bilgilerine ulaşmış, yıllar boyu edindiği tecrübeleri babasının yolunda paylaşmaya başlamış, babasının bıraktığı ilim tahtının en büyük adayı olmuştu. Yıllar geçtikçe Celaleddinin ünü yayılmış artık doğunun büyük bilginleri arasında girmişti. Fıkıh, kelam ve hadis bilimlerini derinlemesine özümsemişti. Yüzlerce öğrencisi binlerce seveni vardı.İyi bir hoca, derin bir bilgin ve saygın bir din adamıydı ta ki  “o an”a kadar.

29 kasım 1244. tarih bir daha hiçbir zamanda, hiçbir mekanda böyle bir olaya tanık olamayacaktı. Yanma kabiliyeti olanları yakacak bir gündü o gün. Aşkı görebilenler şahit olacaklardı sadece. O gün Konya’nın ortasında büyük bir ateş vardı: Şemsi Tebrizi. Nereden geldiği bilinmeyen bu adam, Celaleddin’i almış, bir kor parçası gibi aşkın ateşi ile sarmıştı. Zamanın dışından gelen farklı görünümlü bu kişi Celaleddin’i Mevlana yapacak olan ışığı taşıyordu. İki deniz bir araya geldi: Şems ve Celaleddin. Günler ve geceler boyu medresede ilahi aşktan bahsetti. Şems, Celaleddin’in kalbindeki ışığı keşfetti. Ve onu kuyumcu titizliği ile işledi. Celaleddin ise Şems’e ilahi aşkın bir yansımasını görmüştü ve çok etkilenmişti. Konuşulan ve anlatılan tek şey aşktı. Her ikisi de yemiyor içmiyor hatta uyumuyordu. Celaleddin adeta Şems’le yeniden doğmuştu. Konya’da manevi bir iklim vardı, en tatlı rüzgarlar esiyordu. Celaleddin, Şems ile birlikte içsel bir yolculuğa  başladı. Kendini ve benliğini bir kenara bıraktı, hiçliğe ulaştı. Artık dudaklarından dökülen kelimeler dünyanın en güzel şiirleriydi:

Ben ormanın iniltisi, dalgaların sesiyim...
Ben direk, dümen, süvari ve gemiyim...
Ben geminin parçalandığı kayayım...
Ben kuşcu, kuş ve tuzağım...
Ben resim, ayna, ses ve aks-i sadâyım..
Ben insanın rûhuyum...
Ben taşlarda kıvılcım...
Ben madenlerdeki altın damarıyım...
Ben gül ve gülün hayran bıraktığı bülbülüm...
Ben tabib ve hasta, zehir ve ilacım...
Tatlılık ve acılık bal ve zakkumum...
Ben sükût, düşünce, dil ve sesim...
Ben neyin sesiyim...

Celaleddin, Şems’in gelmesiyle artık bilgin elbiselerinin yerine basit giysiler tercih ediyordu. Kendini ve benliğini bir kenara bıraktı. Kitabi bilgilerin ötesinde yaradana coşkulu bir sevgiyle ulaşmanın erdem olduğu inancındaydı. Ve hep bu coşkulu sevgiyi aradı. Şiirlerinde ve rubailerinde işte bu sevgi ve coşkuyu dile getirdi:

Aşk ilahi sırları keşfeden bir alettir
Aşk zamansız ve mekansız bir saltanattır.

Yüzlerce kişinin içinde âşık, gökteki yıldızlar içinde parıldayan ay gibi belli olur.

Aşk, aşığın kalbindeki parıltıdır

Çok geçmeden Şems ve Celaleddin arasındaki bu manevi birlik çok kişi tarafından kıskanıldı. Öğrenciler ve halk Şems’in bu gelişini, hocalarını adeta ellerinden alışını hazmedemediler. Şems istenmeyen adamdı. Şems ya gidecek ya da ölecekti. Bu olaylara Şems sadece susarak cevap verdi. Celaleddin ise herkese koşulsuz ve içten gelen bir tevazuyla yaklaşıyordu. Sakin ve dengeliydi. Bir sabah olan oldu. Şems yoktu. Celaleddin dostunun gidişiyle adeta yıkıldı. Büyük ıstıraplar içinde dosta onlarca beyit, şiir ve rubai yazdı. İlahi aşkın ilk kıvılcımlarını başlatan dostu Şems artık yoktu. Büyük acı, üzüntü ve keder vardı.

ETME
Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.

Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.

Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için...
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.

Ey, makamı var ile yokun üzerinde olan kişi,
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

Şekerliğinin içinde zehir olsa dokunmaz bize,
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı.
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil.
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme

Şems’in gidişiyle şiirleri de kalbi gibi yanıp tutuşuyordu.

Dert de sensin, dermanda
Hasta da sensin, doktorda
Kış da sensin, yaz da
Hadi Şems gel artık
Gel de bitsin şu ayrılık!

Gönül, söz ve aşk şiire karışacak aşksız gönüllerde de aydınlanacaktı.

Başın kille ıslak da olsa, yıkama gel.
Ayağına diken batsa, çıkarma gel.
Gel gel de kurtar beni şu gel git sözünden,
Gel gel de kurtar beni âh edip inlemekten.

Celaleddin’in bu dönemi onunla birlikte herkesi derinden üzmüştü. Genç ve yürekli oğlu Sultan Veled, babasının sözünü emir sayarak Şemsi bulmaya gitmişti.

 Git de gel
Nefesin alıncaya kadar gel
Göz kırpıncaya kadar gel
Ne olur evlat hemen gel
Git de al onu hemen gel.

Ve güneş bir sabah Şems’le birlikte Konya üzerine yeniden doğdu. İki dost ayrılığa fazla dayanamamıştı. Düğün ve bayram vaktiydi. Celaleddin’e ilahi aşkı anlatan ona farklı bir yol çizen dostu Şems tekrar yanındaydı.

Güneşim, ayım geldi.
Gözüm, kulağım geldi.
Gümüş bedenlim geldi.
Altın madenim geldi.
Başımın sarhoşluğu geldi.
Gözümün nuru geldi.

Kara bulutlar ve ebedi ayrılık çok yakındı. Şemsin gelişiyle kısa bir süre sonra susan ağızlar yavaş yavaş yeniden konuşmaya başlamıştı. Gün geçtikçe Şems’e olan kin artmaktaydı. Ve Şems bir kez daha yok oldu. Bu sefer hiç kimse nereye gittiğini ve nasıl gittiğini bilemedi. Ayrılık rüzgarı bir kasırga olmuş ve tekrar Celaleddin’i vurmuştu. Celalettin bu dönemde adeta çıldırma noktasına gelmiş dosta olan özlemini acı dolu dizelere gömmüştü. Kendini şiirleriyle ifade ediyordu.

Ey Canımın Canı, gül bahçesine gitme bensiz.
Ey gök, dönme bensiz.
Ey ay, ışıma bensiz.
Ey göz, görme bensiz.
Ey Can, gitme bensiz.
Ey yeryüzü, kalma bensiz.
Ey zaman, geçme bensiz

DEMEDİM Mİ 

Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?
Bir gün kızsan bana, alsan başını,
yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?
Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben’im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben’im demedim mi?
Ben bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
senin duru denizin ben’im demedim mi?
Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben’im,
senin kolun kanadın ben’im demedim mi?
Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben’im,
sıcaklığın ben’im demedim mi?
Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle, bunları sana hep demedim mi?

Artık sadece sema ve şiir vardı.

Gittin !
Ayrılık gözlerimi yaşartıyor
Her an artmakta olan heyecanımda göz yaşlarımı arttırıyor
Sen yalnız gitmiş değilsin
Gözlerimde seninle gitti
ve artık gözlerim yokken
Ben nasıl akıtabilirim gözyaşlarımı !

Mevlana, Şems’ten sonra acı dolu şiirler yazdı. Teselli edilemiyordu. Sadece bir dostunu değil benliğini kaybetmişti. Ayrılık acısıyla bütünleşmiş bir volkan gibi kanıyordu. Karanlıkları aydınlatan o ışık birden yok olmuştu. Yer ve gök Şemsi arıyordu.

Şems dizginini artık bu yöne çevir
Senin yokluğunda semahiler olmaz
Senin olmadığın yerde şiir yazılmaz
Ey dünyanın iftihar ettiği Şems
Gel. Gel de akşamımız seninle sabaha dönsün.

Zaman akıp gidiyor ancak Mevlana’yı yakan ateş bir türlü zayıflamıyordu. Mevlana, hasretin en acı çığlıklarını savuruyor içindeki ölümsüz başak ancak henüz olgunlaşıyordu. Mevlana Şemsin bir daha dönmeyeceğini anlamıştı. Eski bir dost Selâhaddin Zerkubi  Şems’ten kalan boşluğu doldurmaya çalıştı. Kuyumcu Selahattin’le yeniden hayata dönen Mevlana büyük dostu Şemsin acısını biraz dindirmişti.

Kalbim bir midyeye benzer
İnci ise dostumun sureti
Ben artık kendi içime sığmam
O tamamen doldurur kalbimi

Bu dönemde ilk defa sema meclisleri düzenlendi. Coşku ve aşkla yanan kalpler semayla nefes aldı. Mevlana’nın sır katibi Çelebi Hüsamettin yaşanan her şeye tanık olmuştu. Mevlananın bu sırrına en yakın öğrencisiydi. Hayatını onun yoluna adamış, hocasının tüm değişimlerine tanık olmuştu. Kişiliği ve hocasına olan saygısıyla hocası kadar saygı görüyordu. İsteği hocasının yüreğinden akan dizeleri kaleme almak ve sonsuza kadar yaşatmaktı. Mevlana’nın yüzyılları aşacak ve çağdan çağa bir çığ gibi büyüyecek olan değerli  hazinesi mesnevinin temelleri bu dönemde atılacaktı.

Duy şikayet etmede her an bu ney,
Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.
Der ki feryadım kamışlıktan gelir,
Duysa her kim, gözlerinden kan gelir.
Ayrılıktan parçalanmış bir yürek
İsterim ben, derdimi dökmem gerek.
Olgunun halinden ah, anlar mı ham?
Söz uzar, kesmek gerektir vesselam.

17 Aralık 1273. güneş batıyordu. Yaşamı boyunca ayrılık acısıyla yanan Mevlana Celaleddin-i Rumi son yolculuğuna çıktı. Ölümü farklı coğrafyalarda derin üzüntü ve yasla karşılandı. Ancak Mevlana, ölüm gününü Şeb-i Arus yani düğün gecesi olarak değerlendirmişti. Yas olmamalı ney olmalıydı. Düğün olmalıydı, neşe olmalıydı; çünkü öldüğü gün ilahi sevgiliye kavuştuğu gündü. O sonsuzluk yolunda meşkiyle yürürken geride kalanlarda tek bir duygu hakimdi: o herkesin Mevlana’sıydı.

Mevlana’nın ölümünden sonra öne sırkatibi Çelebi Hüsamettin ve ardından oğlu Sultan Veled yy’ları aşarak ve tüm dünyada milyonları etkileyecek bir sevgi birliğinin önderi oldu. Çelebi Hüsamettin’in Mesnevinin yazılmasında ve kitap haline getirilmesinde büyük rolü vardı. Mevlana’nın yaktığı yıllar boyu sönmeyecek ateşi daha da büyüttü:

Dostum ben senim sen de bensin
Beri gel beri, daha da beri
Değil mi ki sen bensin ben de senim
Peki nedir bu senlik benlik

Mevlana’nın 26 bin beyitlik mesnevisinde ve 40 bin beyite yakın lirik şiirinde dile getirdiği düşünceleri dünya hümanizmasında doruk noktası olacaktı. Sevgi, hoşgörü ve tevazu değerleriyle hümanizmin daha 13 yy’da temellerini atacaktı. Mevlana derin şiirlerinde aşkı ve aşığı anlatırken insan sevgisini de ön planda tutuyordu. İnsanı yaratandan ötürü seven ve sevginin her daim önemini vurgulayan Mevlana, rubailerinde hep sevgiyi yüceltti. Aşk adeta Mevlana’nın dilinde anlam kazanır. İlahi aşk, onun gönlünde saklı bir kutu içindeydi. Tebrizli Şems o kutunun anahtarı oldu. Önce gazeller, rubailer tanıklık etti o büyük ilahi aşkına. Sonraları ise sema oldu her yer.

Ne ben benim
Ne sen sensin
Ne sen bensin
Hem ben benim
Hem sen sensin
Hem sen bensin
Öyle bir haldeyim ki ey güzeller güzeli
Şaşırdım seninleyken
Sen mi bensin
Ben mi sen.

  • Mevlana şiire, sanata ve aşka aşıktı. Yaşam boyunca tüm duygularını şiir ve sanatla ifade etti. Zihnini kalbinin derinliklerine indiriyor ve buradan çıkan sözleri tüm insanlığa armağan ediyordu. Şiirleri onun aşk ateşinin külleriydi.
  • Mevlana sadece İslam tasavvufunun değil İslam mistisizminin de en büyük şairidir.
  • Mevlana, kendi zamanında çık kıymetli bir ışıktı. Günümüzde o ışığın parıltısı insanlığı olduğu gibi aydınlatmaktadır.
  • Gerçek büyük insanlardan biri olan Mevlana’da insanlık sevgisinin kıvılcımlarını buluruz. O kıvılcımlar ki düştüğü çadırın ateşine büyük veya küçük yangılar çıkarır.
  • Mevlana ışığından bir kez tadan başka ışık istemez.
  • Mevlana tasavvufi şiirin en büyük zirvesidir. Ve kendinden sonra da hiç kimse bu zirveye ulaşamamıştır.
  • Bütün zamanların en büyük mistik dehalarından biri olan Mevlana’nın eseri Mesnevi tartışmasız dünya edebiyatının en büyük şaheserlerinden biridir.

 *Cömertlik ve yardim etmede akarsu gibi ol.
*Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
*Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
*Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
*Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
*Hoşgörürlükte deniz gibi ol.
*Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Günümüzden 8 yüz yıl önce yanan ezeli aşkın ateşi sevgiye, aşka ve güneşe muhtaç olan insanları teselli ediyor.

"Bir can var canında o canı ara! Beden dağındaki gizli mücevheri ara! Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara! Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!"

Birleşmiş milletler ve UNESCO, Mevlana öğretilerini, sevgi ve barış felsefesini tüm dünyaya bir kez daha anlatmak adına 2007 yılını Mevlana yılı ilan etmiş ve Mevlevi kültürünü koruma altına alma çalışmaları başlatmıştır. Tüm dünyada yapılan etkinlikler Mevlana’nın ışığının daha çok yayılmasına katkı sağlamıştır.

8 yüz yıllık bir sevgi Mevlana’nın sevgisi. Bir çınar gibi köklü, bir pınar gibi berrak. İnsanı akıl değirmeninde eriten, aşk teknesinde yoğuran bir oluş.

Üç sözden fazla değil bütün ömrüm.
Hamdım. Piştim. Yandım.

O, karanlıklar içerisinde insanlığın altın çağını yaşamış ve yaşatmıştır. Sönmeyen, hiç sönmeyecek olan yıldızlar gibiydi. Zaman ve mekandan bağımsız hür bir kimlikti. Evreni kalbine sığdıran bir adamdı. Demirdi, ancak ateşte erimişti. Şekerdi ama suda yok olmuştu. Tevazuyu topraktan, cömertliği akarsudan, insan seçmezliği güneşten öğrenmişti.

Hıristiyan ülkelerini dolaştım da baştan sona, Arandım, ama, çarmıhta o hiç görünmedi bana. O hiç yoktu Hintlilerin puta, Mecusilerin de Ateşe tapındıkları mabetlerin hiçbirinde. Doludizgin yollar aştım, Kabe’yi tavaf ettim de Yoktu o yaşlıya gence sığınak olan Kabe’de. Sonra, kendi yüreğime baktım, can evime -işte, Oradaydı, gördüm. Oradaydı. Yoktu başka hiçbir yerde.

 SON

 FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ...

VİDEO GÖRÜNTÜSÜ İÇİN TIKLAYINIZ


 

Giriş